41,1297$% 0,34
48,0847€% 0,42
55,6937£% 0,81
4.532,49%0,87
7.382,00%0,84
29.436,00%0,83
İlk kez gördüğümde rüzgâr, pencere pervazına vuran yağmurun çizgilerini bir notaya dönüştürüyor, şehrin taş kaldırımlarına su damgaları basıyordu. Sahafın kapısında asılı küçük pirinç çan, her girişte çınlar, çıkışta susardı; ben o gün içeri girerken çanın tedirgin sesi, sanki içimde bir yerde ertelediğim bütün cümleleri raftan düşürdü. O, arka tarafta, kapkara bir çaydanlığın buharına omuz vererek Kayıp Zamanın İzinde’nin üçüncü cildini çeviriyordu. Parlayan gözleri, sanki yağmurdan arta kalan bütün göğü içime taşıdı.
Konuşmak istedim. Sıradan bir kelime bile yeterdi: “Merhaba.” Fakat tam o sırada dükkânın önünde frenleri cırlayan bir bisiklet, içine kâğıt balyaları doldurulmuş karton kutuları üstüme devirdi. Sahaf sahibi koştu, “Kusura bakma evladım!” diyerek toparlanmaya başladı. O da geldi; ince, ihtiyatlı elleriyle yere saçılan sayfaları yağmurdan korumak için hızla topladı. Tam teşekkür edecektim ki, dükkânın ışıkları bir an gidip geldi, sonra tamamen söndü.
“Elektrikler yine,” dedi gülümseyerek; dişlerinin arasından sabır dökülüyordu. Ben ise onu seyretmekle yetindim. Üzerime yağmur kokusu, kâğıt tozu ve söylenememiş bir “merhaba” çöktü. Kelimem ıslandı, yırtıldı, kayboldu.
Ertesi gün sahafa giderken içimde, düğümlü bir ipin iki ucunu taşıyan bir hamal gibi yürüyordum. Yolda, köhne bir apartmanın girişinde inatçı bir sokak kedisi, yavrusunu saçakların arasından miyavlayarak arıyordu. Durup baktım. Bir merhabayı borç bilirken, hayat bana başka sorumluluklar çıkarıyordu. Kedinin yavrusu olukta sıkışmıştı; ellerimi uzattım, dirseğime kadar yağmur suyuna girdim, bir el kadar karanlığa eğildim. Yavruyu çıkarıp annesine bırakırken, sahafın pirinç çanı zihnimde çaldı; saat geçmişti, o gitmiş olmalıydı. Koşarak vardığımda dükkân kapanıyordu. Sahaf, “Bugün erken çıktı, tren saati varmış,” dedi. Kendi kendime, “Yarın,” diye fısıldadım; “yarın” kelimesi ağzımda bir sürgün kampı gibi büyüdü.
Üçüncü gün, konuşmak için bir not yazdım. Kâğıda, beceriksiz bir kalple, “Size bir çay ısmarlamak isterim,” diye başladım; yağmurun altında buruşan bir kâğıt oldu bu. İçeri girdim, o yoktu. Masanın üstünde gri bir atkı bırakılmıştı; atkı, el sürülmemiş bir bulut gibiydi. Sahaf, “Elif,” dedi, “az önce çıktı, babası hastaneye kaldırılmış.” Cümlem çöktü. Notu bırakamadım; hayatın ciddi tarafında, birinin cümlesine eğreti bir çay davetini iliştirmekten çekindim. Kâğıdı katlayıp ceketimin iç cebine koydum, babasına sağlık diledim ve sessizce çıktım.
Geceleri onu düşündüm: Elif’in ismi, evlerin pencerelerinde içten içe yanan bir ışık gibi zihnime yerleşti. Bir gün onu Kadıköy sahilinde gördüm; rüzgârın saçında yankılandığı bir ikindiydi. Yanına yaklaştım; içimdeki hamal, o düğümlü ipleri yere bırakmak istiyordu.
“Elif,” dedim; sonra sustum. O dönüp baktı, gülümsemedi ama hayra yorduğum bir sakinlikle başını eğdi.
“Sahaf,” dedim kırık dökük, “Ben… ben de sık geliyorum.” Kulağa sığ sular gibi gelen cümlelerdi; oysa içimdeki deniz kabarıyordu. Tam sözlerimi toparlayacakken, bir vapur anonsu duyuldu: “Seferimiz ileri bir saate ertelenmiştir.” Sahil kalabalığı homurdandı. Gökyüzü mosmor kesildi; anonslar, insanların sabrını ince bir kıl gibi geriyordu.
“Ben bir dahaki sefere,” dedim, geri çekildim. Elif, bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçip dalgalara daldı. Ben ise “bir dahaki sefere” diye diye, dilimde kireç tutmuş bir merdivenle yaşadım.
Bir akşamüstü, sahafın arkasındaki küçük çay ocağında karşılaştık. Hastaneden dönmüştü; yorgun ama dimdikti. Ceketinin kolunda minik bir leke vardı; belli ki babasına çorba taşırken sıçramıştı. Yanındaki plastik bardakta yükselen buhar, teslim olmak istemeyen bir dua gibiydi.
“Geçmiş olsun,” diyebildim nihayet. Bu kez cümlem yerini buldu.
“Teşekkür ederim,” dedi; sesi nemli ama sağlamdı. “Babam daha iyi. Bazen dünyanın en ağır şeyi bir kaşık su gibi geliveriyor; içiriyorsun, hayat yeniden kuruluyor.”
Elleriyle havayı yokluyordu; sanki görünmez bir masayı düzeltiyor, tabakları sağa sola çekiyordu. O masanın baş köşesine beni oturtmak istedim, ama tereddüt, sandalyeleri gıcırdatan bir gölgeydi; oturamadık.
Bir gece telefonuma bir mesaj yazdım: “Seni gördüğümde içimde iyiye doğru bir büyü oluyor.” Sonra sildim.
“Kahve?” yazdım, onu da sildim. En sonunda sadece bir nokta bıraktım; o nokta, konuşmamış bütün erkeklerin tek harfli kabahati gibi durdu.
Ertesi sabah sahafa gittim; Elif oradaydı. Üzerinde açık renk bir hırka, yüzünde vapur dumanıyla çizilmiş bir sabah vardı.
“Kahve içer misin?” diye sordum nihayet.
Gözlerindeki çizgiler hafifçe yumuşadı.
“Olur,” dedi.
İki kelimelik bir mutluluk, iki porsiyon sükûtla servis edildi. Tam o sırada sahafın telefonuna bir haber düştü: “Şehirde genel elektrik kesintisi.” Eski bir jeneratör gürledi, sonra sustu. Çay ocağının sahibi eliyle işaret etti: “Kahve makinesi çalışmıyor.”
“Bugün olmaz,” dedi Elif; kelimenin üzerine yumuşak bir nezaket örttü.
“Yarın,” dedim.
O da “Yarın,” dedi; ama onun yarınıyla benimki aynı güne denk gelmiyordu.
Aylar geçti aramızda. Görüşmelerimiz, anlatılmamış hikâyelerin taslağı gibi hep eksik kaldı. Bir gün sahafın düzenlediği küçük bir şiir dinletisinde onu sahnede gördüm. Sesini, bir camın tozunu alır gibi özenle kelime kelime siliyordu; bize içeride gizli bir odanın kapısını araladı.
“Biri birine ‘Gel’ dediğinde, yol olurmuş aralarındaki mesafe,” diyordu bir şairden okurken. “Ama bazen ‘gel’ bile diyemiyoruz; yol, kendi kendine kapanıyor.”
Sahnenin kenarından ona bakarken, içimde bir köprü kurulup yıkıldı. Dinleti bitti, hafifçe alkışladım; o gözleriyle beni buldu. Yaklaştım. Tam konuşacakken sahnenin bir köşesinde bir çocuk ağladı; mikrofon devrildi, kablo dolandı, küçük bir kargaşa… Eksik kalan cümle, herkesin içinde kayboldu.
Kış geldi. Şehir, beyazla değil, kurşunî bir renkle kaplandı. Sahaf, içeride ısıtıcının başında turuncu bir şal gibi titreyerek ısınıyordu. Elif daha seyrek görünüyordu; babasının kontrolleri, işe yetişmeler, bir de gece dersleri…
Ona bir not daha yazdım: “Seni uzun anlatmak istiyorum.” Notu bir kitap arasına koydum, rafta bıraktım. Bir hafta sonra notum hâlâ oradaydı; demek ki almamıştı. Belki de yanlış raftaydı. Belki de yanlış bendim.
Kâğıdı alıp cebime koyacakken sahaf, “Elif taşınacak gibi,” dedi. “Babasıyla birlikte daha sakin bir semte.”
O an içimdeki bütün sokak lambaları aynı anda söndü.
Ertesi gün, karlı bir sabah, onu kapıda yakaladım.
“Bir kahve borcum var,” dedim; “benim de bir cümlem.”
Gülümsedi. “Borçları kapatalım,” dedi; sonra telefonuna bir mesaj düştü, yüzü soldu. “Şimdi değil, olur mu?”
Başını eğdi, karda bir çizik bırakarak uzaklaştı. Şehir, o çizikten sızan bir sessizlikle içime aktı.
Baharın ilk günü, martıların bağırışları ve vapur düdükleri arasında onu Moda’da bir bankta buldum. Yanında kitap yoktu, ama elinde ince bir sarı çiçek; adını bilmediğim bir çiçeğin sabrı.
“Bugün,” dedim içimden, “bugün konuş.”
Oturdum yanına.
“Elif,” dedim, “Şey…”
Dudaklarım, anlaşamayan iki kardeş gibiydi. Dalgalar taşlara vuruyor, insanlar koşuşturuyordu.
“Ben—” diye başladım.
O, çiçeğin sapını parmakları arasında çevirdi.
“Söyle,” dedi.
Tam o an gökten yaralı kanatlı bir serçe düştü. İkimiz de eğildik, küçük canın nefesine kulak verdik. Onu bir karton kutuya yerleştirip en yakın veterinerin yolunu tuttuk. Yolda konuşmadık; bazen iyilik, kelimeleri yasa dışı bırakır. Serçeyi teslim ettik, döndüğümüzde gökyüzü morla mavinin en huzurlu yerindeydi.
“Bir kahve?” dedi Elif bu kez.
Gülümsedim. “Olur.”
Fakat kafenin kapısında “Arıza sebebiyle kapalıyız” yazıyordu. Gülüştük, ama içimde bir şey çınladı: Sanki dünya, bizi bir öpüş kadar bile yalnız bırakmamak için yemin etmişti.
Bir akşam, sahafın kapanış saatine yakın, elindeki kitapları tek tek diziyordu.
“Yardım edeyim,” dedim.
“Olur,” dedi.
Kitapların sırtları boyunca parmaklarım yürüdü; onların tozunda, ikimizin hikâyesine benzeyen kapaklar aradım.
“Birini uzun süredir seviyorum,” dedim birden. Sesim, raftan çektiğim bir kitabın arkasına saklandı. “Ama her seferinde bir şey oluyor, konuşamıyorum.”
Elif, elimdeki kitabı aldı, yerine koydu.
“Bazı şehirler,” dedi, “insanların cümlelerini yukarıya değil, yana uzatır. Söylediğini sanırsın, aslında dönüp kendi etrafında dolanmışsındır.”
Bakışlarım yüzüne dokundu.
“Belki de” dedim, “şehir değil, benim korkumdur.”
Yüzünde, yağmurdan sonraki güneş gibi kısa bir aydınlık belirdi; sonra yavaşça söndü.
“Korku, çok anlaşılır bir şey,” dedi; “ben de korkarım.”
Sustum. Yılların birikimi, bir kibritten kaçan benzine benziyordu; tek bir sürtünmeyle yanacaktı. Ama biz, sürtünmekten çekindik.
Yaz geldiğinde mahalle pazarında karşılaştık. Domateslerin göğsü güneşle kızarmış, fesleğen kucak dolusu koku saçıyordu. Elif’in elinde bir liste vardı; “Babamın tansiyonuna iyi gelir,” diye seçtiği yeşilliklerle doluydu poşeti.
“Bir şey söylemek istiyorum,” dedim.
“Dinliyorum,” dedi; sesi bu kez benden kaçmadı, olduğum yerde kaldı.
“Seni gördüğüm gün,” dedim, “içimdeki bütün odalar birden aydınlanıyor. Bazen bu şehirde, sabahı dışarıdan içeri taşıyan tek pencere sen oluyorsun.”
Cümlem bitti; bir sinek, yazın sabırsızlığıyla yanımızda turladı. Elif, hafifçe gülümsedi; sözcüklerime bir sandalye çekti sanki.
“Bunu duymak iyi geldi,” dedi.
Tam o sırada bir kadın kalabalığın içinde fenalaştı; pazarın bağırışları sustu, koluna girdik, bir gölge bulduk oturması için. Su getirdim, Elif nabzını ölçtü, birine ambulans için seslendi. Kadın, “İyiyim,” dedi; biz olayın bitmesini beklerken, söyleyeceklerimiz bir kez daha eksildi. Hayat, sahnemize aralıksız figüranlar sokuyordu.
Geceleri artık daha geç uyuyordum. Elif’in adını, yastığımın içine gizli bir tılsım gibi dikmiştim; yüzümü koyduğum her yerde o vardı.
Bir gün sahafa gittiğimde, kapıda küçük bir ilan gördüm: “Yarın: Elif’le Okuma Grubu – Sevdiğimiz İlk Cümleler.”
Katıldım. İnsanlar tek tek, hayatta en çok sevdiği ilk cümleyi okudu. Sıra bana geldi. Elimdeki kitaba baktım, sonra başımı kaldırdım.
“Benim en sevdiğim ilk cümle,” dedim, “henüz kurulmamış bir cümle.”
Elif, şaşırmış gibi gülümsedi.
“Ne zamandır bekliyor?” diye sordu.
“Uzun zamandır,” dedim.
“O halde,” dedi yumuşak bir otoriteyle, “ona bir sandalye verelim, otursun.”
Salon gülüştü. Benim cümlem, utangaç bir misafir gibi kapının eşiğine çömeldi.
Derken bir gün, sahafa vardığımda kapıdaki pirinç çan hiç çalmadı. İçeride kimse yoktu; masanın üzerinde telaşla bırakılmış bir not: “Acil, hastanedeyiz.”
Koştum. Koridorlar, aceleyle yürüyen ayak seslerinden bir tünel gibi uzanıyor, floresanlar beyaz bir sabırla yanıyordu. Elif’i bulduğumda, babasının başucunda oturuyordu. Gözlerinde fırtına yorgunluğu vardı ama bakışlarında bir yere çakılmış demir gibi kararlılık.
“Buradayım,” dedim. Yabancı bir cümlenin bütün yüküyle oradaydım.
Bana baktı, başını salladı. “İyi ki.”
O gece, hastane koltuklarına sığmayan bir uykusuzluğun kenarında bekledik. Şafak attığında, doktor “Durumu stabil,” dedi. Elif uzun bir nefes verdi; o nefes, yıllardır duymadığım bir şarkının nakaratı gibiydi.
“Kahve?” dedim, fısıltıyla.
“Olur,” dedi; bu kez kahve makinesi arızalanmadı.
Hastaneden sonraki günlerde, hayat aniden küçük ayrıntılarla kolaylaştı. Tesadüfler, yorgun bir bekçinin nöbet değişiminde verdiği gözleri dinlenmiş bir onay gibiydi.
Bir akşamüstü Elif, sahafın önünde durdu, bana baktı.
“Hep bir şeyler araya girdi,” dedi. “İşim, babam, şehir, elektrik kesintisi, serçe… Bazen de senin suskunluğun.”
Başımı eğdim. Haklıydı. Suskunluk, öznenin gizli yüklemiydi; cümle yüzünde taşındığı hâlde, kimse onu görmüyordu.
Devam etti: “Ama insan, devenin belini kıran saman çöpünü bekleye bekleye, sonunda samanlığı yakıyor. Ben yaktım.”
Gözleri gülümsüyordu şimdi. “Yandığımı fark ettim ve korkmadım.”
Bir heyecanla, cümlelerimin çoğunun yanlış basılmış harfler olduğunu söyleyebilirdim.
“Ben…” dedim. “Ben seni seviyorum.”
Tok bir ses, kırılacak hiçbir şey bırakmadı. Şehir, sanki o an bir saniyeliğine nefes aldı; martılar durdu, vapur düdüğü sustu, rüzgâr saçlardan çekildi.
Elif gözlerimin içine baktı; içinde, sabırla kazanılmış bir sahilin ışığı vardı. Ve sonra—yıllardır biriken bütün engelleri tek hamlede aşan, tek bir cümle kurdu:
“Yoruldum beklemekten; artık dayanamadım. Evlenelim.”
Sanki içimde bir perde açıldı ve sahnenin ardında yıllardır prova yapan bütün oyuncular canlı yayına çıktı.
“Evlenelim,” dedi; kelime, dudağından çıkarken bana doğru yürüyen bir hayat gibi ayak sesleri yaptı. Ne desem azdı. Dizlerimin içi boşaldı, gülümsemekle ağlamak birbirine karıştı. Gözlerimde, evlerin pencerelerine asılmış çamaşırlar gibi ıslak, rüzgârda dalgalanan bir sevinç.
“Evet,” diyebildim sadece; “Evet, evlenelim.”
O anda, yıllardır üzerimize çöken talihsizliklerin hepsi, sahnenin kötü ışıklarını toplayan bir görevli gibi köşeye çekildi.
Hazırlıklarımız sessiz ve bir o kadar da şefkatli geçti. Nikâh memurunun odasında, eski bir takvim, solgun bir çiçek ve masanın üzerinde kararlı bir kalem vardı. Elif, beyaz yerine krem rengi sade bir elbise giydi; elbisenin belindeki ince kurdele, babasının gençliğinden kalma bir mendilin dantelinden sökülmüştü. Ben, koyu lacivert bir takım elbise; cebimde, ilk gün cebime koyup sonra defalarca sakladığım notun en son hâli. Notta “Size bir çay ısmarlamak isterim,” yazıyordu hâlâ; tarihini silip yeniden yazdığım o cümleyi, artık birlikte dolduracağımız bir ömrün ilk sayfasına iliştirmek istedim.
Nikâh günü, şehir bize alışılmadık bir jest yaptı: Elektrikler kesilmedi, vapurlar rötar yapmadı, yağmur tam zamanında yağdı—hafifçe, sanki rahmetin bir nazlı kardeşi gibi.
İmzalar atıldı. Memur, “Mutluluklar,” dedi.
Elif’in elini tuttum; parmaklarımızın arasına hiçbiri sıkışıp kalmayan cümleler yerleşti.
Dışarı çıktığımızda, martılar bağırdı; ama bu kez bağırışları, bir düğün şarkısının coşkusuna benziyordu.
Sahaf sahibi, kapıya bir not asmıştı: “Bugün kapalıyız; bir cümlenin tamamlanışındayız.”
Eve ilk gece, bir masa kurduk. Üzerinde iki tabak, bir zeytin tabağı, iki çatal, iki kaşık ve aralarında iki kişi konuşmakla bitmeyen bir hayat.
Elif, “Babam erken yatacak,” dedi; odasına girip kapıyı usulca kapattı, biz mutfağın küçük penceresinden dışarı baktık. Sokak lambası, fincanlarımızın içine minik ışık damlaları düşürüyordu.
“Hatırlıyor musun?” dedim. “Kahve makinesi.”
Gülümsedi. “Artık arızalanmasına gerek kalmadı.”
Fincanlarını tokuşturur gibi kalplerimizi tokuşturduk. Bir yudum aldık; kahvenin üstünde incecik bir köpük, hayatın en katlanılır ağırlığı olarak dilimizde kaldı.
Bazen düşünüyorum: Bizim hikâyemiz, gecikmelerle büyüdü. Kırılan yere pamuk tıkayan bir hemşire sabrıyla yaşadık. Engeller… Onlar, araya giren kötü niyetli ihtiyarlardan çok, doğru anda söylemek için bizi eğiten öğretmenlermiş meğer. Konuşmak istediğimiz her sefer, hayat bize yeni bir harf öğretti: Birinde “s” harfini, susmayı; birinde “b” harfini, beklemeyi; birinde “y” harfini, yan yana durmayı. En sonunda cümlemiz yazıldığında, alfabemiz tamamlanmıştı.
Şimdi sahafa birlikte gidiyoruz. Pirinç çan çalıyor; artık bir son değil, bir başlangıç sesi. Elif, kasanın yanında, “Okuma Grubu: İlk Cümleler” afişini düzeltiyor. Ben arka tarafta, çaydanlığın altını kısıyorum. İçeriden bir genç giriyor; elinde buruşturulmuş bir not, gözünde söyleyemediği bir “merhaba.” Onu başıyla selamlıyorum. Biliyorum, bir gün cümlesini kuracak. Belki onun da notu, yıllarca cebinde dolaşacak; belki hayat, onu bizim gibi eğitecek. Ama sonunda—evet, sonunda—bir cümle, bir ömür kadar uzayabilecek. Çünkü bazen, “Evlenelim” kelimesi, dünyadaki bütün kapıları aynı anda açabilen küçük bir anahtar.
Gece olunca, evimizi açık pencerelerle dolaşan rüzgâr, perdelere usulca vuruyor. Elif kitap okuyor; ben bir deftere, hayatımızın küçük envanterini çıkarıyorum: “Bir sahafın pirinç çanı. Bir hastane koridoru. Bir pazarda fenalaşan kadın. Bir serçe. Bir jeneratör arızası. Bir çay. İki fincan. Bir ‘evlenelim’.” Bir de her şeyin üstüne, iki kalp.
Bazen hafızam, sahafın tozlu raflarından daha ağır; ama o raflardan her gün yeni bir kitap indiriyoruz, birlikte. İlk cümlelerini yüksek sesle okuyoruz, gülüyoruz. Elif, bazen bana dönüp “Hadi, bugün de bir şey yaz,” diyor. Ben yazıyorum; yazdıkça, engellerin kılavuzluğunda yürüdüğümüz uzun yolu anıyorum. Bu kez cümleler, yarım kalmıyor.
Biliyorum, yağmur yine yağacak; vapurlar yine gecikecek, kahve makineleri arızalanacak; hastaneler, pazarlar, serçeler yerli yerinde duracak. Ama artık bütün bunlar, aynı masada birbirine göz kırpan ayrıntılar. Bizim cümlemiz tamamlandı; üzerine, her gün bir kelime daha ekliyoruz. Birlikte sessizleşiyoruz, birlikte gürültü yapıyoruz. Bazen aynı anda susuyoruz, bazen aynı anda konuşuyoruz. Ve hayat, sustuğumuz yerden devam ediyor.
Şimdi Elif mutfaktan sesleniyor: “Kahve koyayım mı?”
“Koy,” diyorum.
Ocağın üstünde su kaynıyor; ince bir düdük gibi. Pencerenin dışında, martılar ışığı arıyor. İçeride, iki fincan daha çıkarıyorum. Bir ömrün mutfağında, engeller artık çekmeceye kaldırılmış, nazlı birer mutfak aleti. Biz, kâğıtla kalem gibi, yan yana duruyoruz.
Ve bir sahafın kapısında, pirinç çan, yeniden çalıyor. Bu kez, bir son değil yine her zamanki gibi yepyeni bir başlangıç.
UNUTMA SANATI (Bölüm VI)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.