Hayatımızı genellikle varılan noktalar veya geride bırakılan duraklar üzerinden tanımlarız. “Mezun oldum”, “İşe girdim”, “Taşındım” derken, aslında sadece kapıların önünde durduğumuz o anları rapor ederiz. Oysa yaşamın asıl büyüsü, ne geride kalan odada ne de önümüzdeki salondadır; yaşam, tam o kapı eşiğinde, yani “arada kalmışlıkta” gizlidir.
Modern insan, eşiklerden nefret eder hale geldi. Bir duraktan diğerine koştururken, otobüs beklemeyi zaman kaybı, bir projenin onaylanmasını beklemeyi ise bir işkence olarak görüyoruz. Oysa eşik, bir oluş halidir. Tıpkı tırtılın koza içinde ne tam tırtıl ne de tam kelebek olduğu o belirsiz süreç gibi, biz de en çok bir hâlden diğerine geçerken büyürüz. Kesinliğin olduğu yerde merak biter, merakın bittiği yerde ise ruh durakşar.
Belki de bu yüzden, en derin düşüncelerimiz hep o “ara” zamanlarda gelir: Tam uykuyla uyanıklık arasındaki o ince çizgide, uzun bir yolculuğun geceye çarpan cam kenarında ya da demlenen çayın buharını izlerken… Dünya bizden sürekli bir “taraf” olmamızı, bir “yerde” durmamızı istiyor. Halbuki eşikte durmak, her iki tarafa da bakabilme cesaretidir. Bir ayağın geçmişin tecrübesinde, diğerinin geleceğin bilinmezliğinde olduğu o sarsak ama canlı dengedir.
Sonuçta, ömür dediğimiz şey aslında devasa bir eşikten ibaret değil mi? Doğumla ölüm arasındaki o uzun koridorun, hiç bitmeyecekmiş gibi duran o geçiş hali… Eğer sürekli varacağımız hedefi düşünerek adımlarımızı hızlandırırsak, koridorun duvarlarındaki o eşsiz tabloları ve pencerelerden sızan ışığı kaçırmış oluruz.
Belki de artık varmayı değil, yolda olmayı; kapıyı açmayı değil, kolu çevirirken hissettiğimiz o heyecanı sevmeliyiz. Çünkü hayat, vardığımız o soğuk mermer zeminlerde değil, eşiğin tam üstündeki o titrek nefestedir.
