41,0335$% 0,27
48,0051€% 0,27
55,5511£% 0,61
4.555,28%1,03
7.390,00%0,81
29.470,00%0,80
E-Kitap Olarak Okumak İçin İlgili Yazıya Tıklayın.
Şehrin kadim taşlarını örten yağmur, bir matem havasıyla iniyordu; her damla, geçmişin tozlu raflarına inen bir ahize gibiydi. Pencerenin camında biriken su taneleri, aşağıya doğru süzülürken, adeta zamanın ağır aksak ilerleyişini resmediyordu. Loş bir lambanın cılız ışığında, Defne, yüreğinin en korunaklı, en gizli köşesinde muhafaza ettiği o sedef kakmalı ahşap kutuyu eline aldı. Dokunuşu, bir hazineye yaklaşmanın heyecanı ve korkusuyla titriyordu. Kapağını kaldırdığında, içeriden çıkan toz zerreleri, lamba ışığında dans eden minik hayaletler gibi havada süzüldü. Kutunun içi, geçmişin amber kokusuyla doluydu. Ve orada, üzerinde zamanın acımasız parmak izleri bulunan, sararmış, köşeleri yıpranmış bir zarf yatıyordu. Mektup, Emre’den gelmişti. Gökyüzünü ikiye bölüp yıldızları paylaştıkları, rüyalarını aynı nehrin sularında yıkadıkları adamdan…
Zarftan çıkan kâğıdın hışırtısı, sessiz odada bir yaprağın sonbaharda düşüş sesi kadar yankılandı. Mürekkep, solgun bir maviye dönüşmüş, bazı kelimeler, bir yağmur damlası izi gibi dağılmıştı. Satırlar, onu yılların ötesine, o ilk vedanın keskin soğuğuna, ciğerlerine çektiği her nefeste hissettiği o tarifsiz acıya götürdü: “Defne, belki de bu satırları okuduğunda aramıza örülmüş olan duvarlar çok yüksek, aşılmaz olacak. Lakin kalbimin en saf, en gerçek köşesinde, senin için attığını ve her daim atacağını bilmeni isterim. Ayrılık denen illet, belki de iki ruhun aynı sonsuzluğu, farklı pencerelerin camından, camın buğusundan seyretmesidir. Eğer hayatın gizemli döngüsü bir gün yollarımızı tekrar kesiştirirse, sana yeniden ‘merhaba’ demenin, o ilk günkü heyecanıyla elini tutmanın hayalini kuruyorum.”
Defne’nin gözlerinden süzülen bir damla yaş, tam da ‘merhaba’ kelimesinin üzerine, bir mühür gibi düştü. Mürekkep daha da dağıldı, geçmişle şimdi arasında bulanık, acı dolu bir kanal açtı. O ‘merhaba’ asla telaffuz edilmemişti. Emre, bir fırtınada kopan bir yaprak misali savrulup gitmiş, aralarına şehirler, kültürler ve telafisi imkânsız yıllar girmişti. Oysa Defne, her sabah demlediği acı kahvesini yudumlarken, hep aynı pencereye bakmış, camdan sızan ışığın aydınlattığı aynı gökyüzü parçasında onun yüzünü aramıştı. Kalbinin bir yarısı, bir zaman makinesi gibi sıkışıp kalmıştı o günlerde: Emre’nin kahkahasının çınladığı Arnavut kaldırımlı sokaklarda, yarım kalmış cümlelerinde ve dilinin ucuna gelip de söylenemeyen o son vedada.
Şimdi, yıllar sonra, o sararmış kâğıdı tutan parmakları buz kesmişti. Ve sonra, bir şey fark etti. Camlara vuran yağmur damlalarının çıkardığı ritmik tıkırtı, Emre’nin bir zamanlar ıslıkla çaldığı, hüznün şarkısına, o unutulmaz nakarata dönüşmüştü. Ve o an, Defne’nin zihninde bir şimşek çaktı: Aşk, bazen kavuşmak değil, bazen bir mektubun satır aralarında, bir şarkının unutulmaz nakaratında, bir yağmur damlasının yarattığı melodide ebediyen yaşamaktı.
Aradan on yedi uzun, çetince yıl geçmişti. Zaman, bir heykeltıraş edasıyla Defne’nin saçlarına gümüş iplikler işlemiş, alnına tecrübenin ince çizgilerini kazımıştı. Kendi küçük kitapçısında, ciltleri yıpranmış romanların, eski dostların arasında, sakin ve derinden akan bir hayat kurmuştu. Dışarıda, hava yine ağlıyordu; ince, ısrarlı, şehri gri bir tüle bürüyen bir çisentiyle.
Kapıdaki pirinç çıngırak, içeri giren müşteriyi naif, metalik bir sesle selamladı. İçeri giren adamın silueti, kalabalıkta kaybolamayacak kadar tanıdık, ruhunun en derininde yer etmiş bir anı gibiydi. Omuzları, taşıdığı görünmez yüklerle biraz daha çökmüş, sırtı hayatın ağırlığıyla biraz daha kamburlaşmıştı. Bakışları, bir okyanusun derinliklerini andırıyor, hayatın girdaplarında biraz daha fazla boğuşmuşluğun izlerini taşıyordu. Ama o, hâlâ Emre’ydi. Zamanın yonttuğu, fırtınaların savurduğu, ama özünü söndüremediği Emre.
Defne’nin nefesi, göğsünde sıkışan bir kuş gibi kesildi. Yıllar boyunca rüyalarını süsleyen, için için, belki de farkında olmadan umut ettiği o “yeniden merhaba” anı, şimdi teneke çatının altında, eski kitapların, kâğıdın ve nemin kokusuyla karışmış vaziyette, soluk bir ışık hüzmesi altında karşısında duruyordu.
Emre, parmak uçlarıyla raflardaki ciltlere dokundu, sanki onların sessiz, birikmiş hikayelerini, bilgeliğini hissediyor, avucunun içine almak istiyordu. Sonra, ağır ağır, bir film şeridi gibi başını kaldırdı ve gözleri, kitap rafının aralığından, Defne’nin gözlerine kenetlendi. O anda, dünya kendi ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. Kitapçıdaki tüm sesler, sayfaların hışırtıları, dışarıdaki yağmurun tıkırtıları silinip gitti. Sanki o sararmış mektubun satırları, kâğıttan sıyrılıp aralarında dolanan havada titreşiyor, elle tutulur bir varlığa bürünüyordu: “Bir gün yollarımız kesişirse, sana yeniden ‘merhaba’ demek isterim.”
Emre, dudaklarının kıyısında, hüznün ve pişmanlığın gölgesiyle şekillenen buruk, naif bir tebessümle, adeta bir rüzgâr fısıltısı kadar hafif bir sesle mırıldandı:
— Merhaba, Defne.
Defne’nin elleri, tutunduğu kitaplar gibi titredi. Kalbi, göğüs kafesinde, geçmişin ağır tozlarını ve keşkelerini üzerinden atarcasına, hızlı ve güçlü çarpıyordu.
— Merhaba, Emre.
Aralarında, on yedi yılın özlemi, pişmanlığı, hayıflanması ve hiç sönmeyen, kor halindeki bir sevda asılı kaldı. Hiçbir kelime, bu anın ağırlığını, karmaşasını taşıyamazdı. Bazen en derin, en anlamlı diyalog, mükemmel bir sessizlikti.
Defne, bir rafın kuytu köşesinden, küçük, sade, bez ciltli bir kitap çekip aldı. Bir armağan, bir emanet sunar gibi, Emre’nin önündeki tezgâha, usulca bıraktı. Kitabın arasında, kendi el yazısıyla, mürekkeple yazılmış bir not parşömeni yatıyordu:
“Ayrılık, iki insanın aynı gökyüzünü farklı pencerelerden seyretmesidir. Ama işte bazen, aynı pencereyi aralar, aynı yağmurun sesini dinler, aynı hüznü paylaşırlar.”
Emre gözlerini kapattı. On yedi yılın getirdiği o uçurum, o mesafe, bir anda, bu küçük kâğıt parçasıyla inşa edilen incecik, narin bir köprüyle dolmuş, anlamsızlaşmıştı.
Emre, Defne’nin gözlerinin derinliklerine, orada kaybolmuş bir cevher, bir anlam arayışıyla baktı. O anda, şehrin tüm gürültüsü, karmaşası sönümlendi. Yalnızca yağmurun camlara vuruşunun ritmi ve iki yüreğin, senkronize bir acı ve heyecanla atışının sesi duyuluyordu.
Ama Emre’nin bakışlarında derin bir bitkinlik, omuzlarında görünmez, ağır bir yük vardı. On yedi yılın yalnızlığı, yanlış kararların ağırlığı, kaçırılan fırsatların pişmanlığı ve aşılmaz gibi duran mesafeler, onun ruhunu ezip geçmişti. İçinde kopan bir fırtına, “Kal! Bu sefer kal, burada, onun yanında kal!” diye haykırıyordu. Lakin yorgun ruhunun ağzından dökülenler, yüreğinin tam zıttı, hayatın acımasız bir gerçeğiydi:
— Defne… Ben artık seninle aynı berrak, umut dolu gökyüzüne bakacak, aynı parlak ışığı görecek kadar güçlü, kadar saf değilim. Yıllar, içimdeki ışığın çoğunu söndürdü. Sen, karanlıkta bile parlayan kendi ışığını, kendi sükunetini buldun. Benimse yolum, ay ışığının ulaşamadığı, dipsiz derin kuyulara, çıkmaz sokaklara düştü. Senin aydınlığına, benim karanlığım leke düşürür.
Defne’nin gözlerinden süzülen yaşlar, bir inci kolyesi gibi yanaklarından aşağı, çoktan unutulmuş bir çocukluk anısı gibi aktı.
— Peki ya biz, Emre? Onca yıl, onca bekleyiş, onca hayal… Hepsi, hepsi rüzgâra mı karıştı? Bu kadar mıydı?
Emre başını, bir çocukluk utancı ve ezikliğiyle öne eğdi. Elini, Defne’nin buz kesmiş, incecik elinin üzerine koydu. O soğuk elleri, son bir umudu, son bir vedayı tutarcasına, tüm sevgisini ve acısını aktararak hafifçe sıktı.
— Biz, birbirimizin tamamlayamadığımız, belki de hiçbir zaman tamamlayamayacağımız yarılarıydık, Defne. Ama bazı eksikler, tamamlanmak için değil, sadece içimizde bir ezgi, bir yankı, bizi biz yapan bir hatıra olarak kalmak için vardır. Bizim hikayemiz, belki de bir kavuşma değil, birbirimizi asla unutamayacağımız bir ayrılık hikayesiydi.
O an Defne’nin yüreğine bir şimşek daha düştü, her şey berraklaştı: Kavuşmalar her zaman mutlu sonla, sarılmalarla bitmezdi. Bazı kavuşmalar, eski yaraları kanatır, insanı, kendi içindeki o sonsuz sessizlikle, nihai gerçeklerle yüzleştirirdi. Bu, belki de oydu.
Emre, bir gölge gibi sessizce döndü, kapıya doğru birkaç ağır adım attı. Çıngırağın o bir kez daha, belki de son kez çınlayan sesi, Defne’nin içindeki son umut camını da paramparça etti, yerle bir etti. Yağmur, hâlâ aynı inatla, aynı hüzünle yağıyordu; tıpkı yıllar önce onu uğurladığı, sonra her damlasıyla ağladığı o günkü gibi.
Emre’nin ayak sesleri ıslak sokakta kaybolduktan sonra, dükkân derin, ağır, almost palpable bir sessizliğe gömüldü. Defne, rafların arasında, bir heykel gibi, taş kesilmiş öylece durdu. Yıllardır içinde taşıdığı, beslediği o kavuşma anı, gerçekleşmiş ve sonra elinin tersiyle silinip gitmişti; ardında sadece, rüzgârın uğuldayarak geçtiği, bomboş, engin bir ova bırakarak.
O gece, evinin dingin, tanıdık kokulu atmosferinde aynanın karşısına geçti. Aynada gördüğü kadının yüzü, artık genç kızın taptaze umutlarıyla parlayan, ışıldayan gözlerine sahip değildi. Lakin o gözlerin derinliklerinde, acıyla yoğrulmuş, kayıplarla olgunlaşmış, hayatın tüm hallerini görmüş ve sevginin özünü hâlâ taşıyan sakin, derin bir ışık, kadim bir bilgelik parıltısı vardı.
Sonraki günler, haftalar boyunca, mektubu tekrar tekrar, her seferinde yeni bir anlam bularak okudu. Ama artık o satırlar bir bıçak gibi saplanmıyordu yüreğine. Aksine, yaşlı, bilge bir dostun sözleri gibi, yaralarına merhem oluyor, ona yeni şeyler, yeni manalar fısıldıyordu.
“Ayrılık, iki insanın aynı gökyüzünü farklı pencerelerden seyretmesidir…”
Ve Defne nihayet, kemiklerine kadar hissettiği bir kavrayışla anladı:
Belki de hayatın esas anlamı, kavuşmaların coşkusunda değil, ayrılıkların, kayıpların öğrettiği sarsıcı, dönüştürücü derslerde gizliydi. Aşk, bir insana tutunmaktan, ona ait olmaktan öte, o insanın kalbinde bıraktığı izle, o izin rehberliğinde kendi içindeki denizi, karanlık ve aydınlık kıtaları keşfedip, nihayetinde kendi yolunu, kendi ışığını bulabilmekti.
Yavaş yavaş, kitapçıdaki raflara yalnızca başkalarının yazdığı kitapları değil, kendi küçük, öz hakikatlerini, aforizmalarını da eklemeye başladı. Soluk renkli, ince kâğıtlara düşündüklerini, hissettiklerini, öğrendiklerini işledi, müşterilerin aldığı romanların, şiir kitaplarının arasına, beklenmedik, sürpriz bir armağan, bir tesadüf eseri bulunacak bir mesaj gibi usulca sıkıştırdı:
“Aşk bazen en güzel, en acılı vedalaşma mektubundan başka bir şey değildir.”
“Kaybettiğini zannettiğin şey, aslında seni sen yapmak için toprağa karışmış, sana kök saldırmış bir tohumdur.”
“Gökyüzü hep aynıdır; değişen, ona baktığımız pencerelerin buğusudur.”
“Bazı insanlar kavuşmak için değil, öğretmek için gelir.”
Zamanla, insanlar bu küçük, samimi notları buldukça, Defne’nin sessiz felsefesi, sözleri şehrin sokaklarında dolaşmaya, yabancı yüreklerde yankılanmaya, belki de başkalarına da dokunmaya başladı. Ve bir gün, bir müşterinin teşekkür dolu gülümsemesiyle fark etti ki, Emre’yle yaşadığı o büyük ayrılık ve o kısa süren, acıyla sonlanan kavuşma, onu nihayet kendi sesine, kendi yazgısına, kendi anlamına götüren bir yolculuğun başlangıcı olmuştu.
Bir akşamüstü, yağmurun altında, ıslak kaldırımlarda yürürken, artık kalbi taş gibi ağır değildi. Başını kaldırıp, bulutların arasından sızan son ışıklara, açılmaya başlayan gökyüzüne baktı. Dudaklarında, hüznün ve nihai bir kabullenmişliğin zarif, ince bir gülümsemesi belirdi.
Çünkü artık çok iyi biliyordu:
Emre artık acılı, kanayan bir hatıra değil, onun kendi içindeki ışığı keşfedişinin, kendi yolculuğunun mihenk taşıydı. Onun varlığı, bir son değil, bir başlangıcın tetikleyicisi olmuştu.
Defne, aradan geçen daha da fazla zaman sonra geriye dönüp baktığında, her şeyi bir usturunlakla ölçer gibi net gördü:
Emre, onun hayatına aşkın nefesini, acının öğretici ateşini ve ayrılığın getirdiği dingin, derin hüznü getirmek için gelmişti. O büyük, kusursuz, masalsı kavuşma belki de hiç olmamıştı, ama bu eksiklik, onun hayatının tablosunu kendi renkleriyle, kendi fırça darbeleriyle çizmesi için gerekli boşluğu, ilhamı yaratmıştı.
Artık gökyüzüne baktığında, için için bir sızı, bir yanıp sönme değil, derin, dalgalı, kapsayıcı bir huzur, bir minnet hissediyordu. Çünkü Emre’nin hatırası, kanayan, kaşınan bir yara olmaktan çıkıp, ruhunun karanlık odalarını aydınlatan sakin, kalıcı, güvenilir bir fener olmuştu.
Ve Defne, kendi kendine, rüzgârın fısıltısına karışacak kadar hafif, ama yüreğinin her köşesinde yankılanacak kadar güçlü bir sesle mırıldandı:
— Aşk, bazen yan yana aynı yolda, el ele yürümek değildir… Ayrı yolların tozlu patikalarında, ıssız dağlarında kaybolurken bile, kalplerin aynı yıldızın altında, aynı evrenin nabzında attığını hatırlamaktır. Bu bile, bazen her şeye yetebilir.
Yağmur nihayet dinmiş, gökyüzü arınmıştı. Bulutların arasından süzülen solgun bir ay ve birkaç cesur yıldız, onun bu içsel yolculuğunu, bu varoluşsal barışı sessizce onaylar, selamlarcasına parlıyordu.
Defne, mektubu son bir kez, bir vedalaşma nazikliği ve minnetiyle okşayarak katladı ve o eski, sedef kakmalı ahşap sandığın içine, artık bir yük, bir sır olarak değil, sadece bir nesne, bir referans noktası olarak yerleştirdi. Onu saklaması, gizlemesi gerekmiyordu artık. Çünkü gerçek aşk, çoktan ruhunun duvarlarına kazınmış, onun dokusuna, kimliğine karışmış, onun bir parçası olmuştu.
Ve o gece Defne, sokakların ıslak ışıltıları altında, hayatına ilk kez tamamen özgür, kendi yazdığı hikâyenin başkahramanı olarak, ağır ağır ama emin adımlarla devam etti. Adımları hafif, yüreği ise kendi ışığıyla, kendi bulduğu anlamla dopdoluydu. Geçmiş, artık onu zincirleyen bir pranga değil, sırtındaki bir kartal kanadıydı.
Kırık Saatin Rüzgârı
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.