41,0338$% 0,26
47,8290€% 0,26
55,3172£% 0,60
4.511,76%0,07
7.333,00%-0,18
29.243,00%-0,17
Kırık Saatin Rüzgârı
Tren, kış gecesinin camlarına ince, ürpertili çizikler çizerken, Nehir, kırmızı atkısını boynuna, bir sığınak ararcasına daha sıkı doladı. Ankara’dan Kars’a uzanan o gece yolculuğu, uçsuz bozkırın üzerinde hüzünlü bir ninni gibi ağır ağır sürünüyordu. Dört kişilik kompartımanda yapayalnızdı; ta ki kapı usulca açılıp içeri, soğuk rüzgârla birlikte bir genç adam girene dek. Elinde deri kaplı, yıpranmış bir defter, karşı koltuğa adeta bir gölge gibi ilişti. Üşümüş parmaklarını bir süre avuçlarının sıcağına hapsetti, sonra mahcup bir gülümseme yayıldı yüzüne.
“Ben Baran,” dedi, sesi trendeki ısıtıcının uğultusuna karışarak, “Sarıkamış’a kadar.”
“Nehir,” dedi o da kelimeleri dudaklarından buğulu cama doğru üfler gibi, “son durak.”
Bir süre hiç konuşmadılar. Trenin içindeki cılız sıcaklık, dışarıdaki dipsiz karanlığı biraz olsun törpülüyor, rayların hipnotik ritmi ise yorgun gönülleri sakin bir teslimiyete çağırıyordu. Sonra, kim bilir hangi masum cümlenin ucundan tutup, konu kitaplara, hayallere ve yollara döküldü. Baran, yeni mezun bir edebiyat öğretmeniydi; içi kıpır kıpır, atanmış olduğu ücra bir köye gidiyordu. Nehir ise, anneannesinin kırkını anmak için Kars’a dönüyordu. Aralarında, tıpkı eski bir şarkının unutulmaz nakaratı gibi, “keşkelerle, “belkilerle örülü derin bir ahenk doğdu.
“İnsan bazen aynı yerden defalarca geçer,” dedi Baran, camdaki kendi hayalet yansımasına bakarak, “ama manzara her seferinde başka türlü görünür gözüne.”
Nehir usulca, içten bir gülüşle karşılık verdi. “Belki de değişen, bakanın ta kendisidir,” dedi. “Aynı göğe baksan da içinde artık başka bir gök taşırsın.”
Yıldızlar o gece görünmüyor, yalnızca kesif bir karanlık, trenin camında parça parça yansıyordu. Getirilen çayların küçük plastik bardaklara hapsolmuş buğusu arasında, gecenin saatleri usul usul ufalandı. Baran, sadık yoldaşı defterini açtı. “Sana bir şeyler okuyayım,” dedi, “Yolda düşürdüğüm küçük notlar, kelime kırıntıları…”
Okudukça, sesinin her tonuna, eski bir taş evin önünde oturmuş iki çocuğun samimiyeti sinmişti; biri rüzgârla dans eden yaprakları sayıyor, öteki dereden gelen suyun ezgisini dinliyordu. Nehir, tam o an, yüreğinde kapalı kalmış bir pencerenin usulca aralandığını hissetti; sanki rayların titreşimi, göğsünde uzun zamandır söze dökülemeyen cümleleri uyandırmıştı.
Sabahın ilk ışıklarıyla tren Sarıkamış’a yanaştığında, Baran ayağa kalktı. İnecekti. Kapının eşiğinde bir an öylece durdu; gözlerinde tatlı bir telâşla karışık mahcup bir ifade vardı.
“Yolun açık olsun,” dedi Nehir, sesi hafifçe titreyerek.
“Senin de” diye karşılık verdi Baran, sonra cümlelerini zorlanarak devam ettirdi: “Mektup yazar mısın bana? Kars PTT, posta kutusu 112/3. Köyde… sinyal çekmiyor. İnsan bazen, sadece iki samimi kelimeyle ayakta kalıyor.”
Nehir, boynundaki kırmızı atkıyı çözerek bir ucunu Baran’a uzattı. “Ödünç veriyorum,” dedi, “Kars’ın rüzgârı amansızdır. Dönüşte geri alırım.”
Baran atkıyı özenle aldı, sanki hayatında dokunduğu hiçbir şey onun kadar sıcak, onun kadar değerli olmamış gibi baktı; sonra trenden indi. Kapı kapandı, tren hareket etti, kompartımanı bir başka hüznün sessizliğiyle doldurarak. Nehir, camdaki yansımasında ilk kez kendi gözlerinin derinliklerine bu kadar uzun ve anlamlı baktı.
Mektuplar, o uzun kış boyunca, iki yalnız yüreği birbirine bağlayan incecik, güçlü ipler gibi gidip geldi. Baran, köyün taş evlerinden, sobanın üzerinde patlayan kestanelerin çıkardığı müzikli sesten, öğrencilerinin tertemiz yüreklerine sinmiş umuttan bahsetti. Nehir ise Kars’ta, anneannesinin bıraktığı derin boşluğun evin her köşesinde nasıl dolaştığını, rafta unutulmuş bir fincanın dibindeki telvenin bile ona artık masallar fısıldadığını yazdı. Cümleler uzadıkça aralarındaki mesafe kısaldı; kelimeler, iki insanın içindeki yarıklara, ancak hakiki sevginin doldurabileceği o altın değerindeki kum taneleri gibi yerleşti.
Ancak her mektubun kıyısında, silik bir gölge beliriyordu: Nehir’in İstanbul’da, ailesinin söz verdiği, üzerine düşülmüş bir nişanı vardı. “Çok zor,” diye yazmıştı bir mektubunda, “Birine karşı borç hisleriyle yaşayan bir ailenin kızıyım; babam verdiği sözü tutmazsa, onurunu kaybeder.” Baran’ın ise köye, çocuklara, “Bu kışı birlikte göğüsleyeceğiz,” dediği yarına, yarım kalmış hikâyelere sözü vardı.
Mektuplar, her satırıyla büyüyen bir sevginin, aynı zamanda imkânsızlığın soğuk duvarlarına çarpışının sessiz tanıklarıydı. Bir akşam, öğrencisi Bahar’la birlikte köyün tepesinden yıldızlara bakarken, Baran küçük bir not düşmüştü defterine: “Seni, kavuşmak için değil, aynı sonsuzluğa bakabilmek için seviyorum. Çünkü bazı sevgiler, kelimelerin ağırlığını dahi taşıyamayacak kadar naif ve değerlidir.”
Yaz nihayet geldiğinde, Ani Harabelerinde buluşmaya sözleştiler. Güneş, kadim taş kemerlerin arasından, asırların tozuna altın bir iplik gibi süzülürken, Nehir, rüzgârda hafifçe uçuşan kırmızı elbisesiyle göründü. Baran, atkıyı getirmişti; üzerinde hâlâ o unutulmaz kışın naif kokusu vardı. Birbirlerine baktılar; o bakış, binlerce dokunuştan, binlerce sözden daha derin şeyler fısıldadı yüreklerine. Dizlerinin üzerine çökmüş bir zaman hissi, etraflarını sardı.
“Biliyorum,” dedi Nehir, gözlerini ondan kaçırmadan, cesurca, “Bizim hikâyemiz, başkalarının zekâsına değil, hesaplarına takıldı. Ben bir sözün, sen ise bir sınıfın altındasın. Hangi yola saparsak sapalım, birilerini inciteceğiz.”
Baran, o an, yıllardır içinde tuttuğu bir duayı mırıldandı: “Bizi koru,” dedi, “birbirimizi yaralamaktan.” Sonra cebinden eski, yıpranmış bir cep saati çıkardı; dedesinden yadigârdı. Yıllardır çalışmayan, kırık bir saatti.
“Zamanı durduramadığım yerde, onu kırdım işte,” dedi hüzünlü bir gülümsemeyle. “Sen sakla onu; belki zaman bizimle birlikte yürümeyi öğrenir.”
Nehir saati özenle avuçlarının içine aldı, duygulandı. “Ben de sana bir ses bırakayım,” dedi. Atkıyı alıp Baran’ın boynuna, ilk günkü gibi sıkıca doladı. “Rüzgâr,” dedi, “seni üşüttüğünde, benim adımı fısıldar.”
Ayrılırken sarılmadılar. Sarılsalardı, yüreklerindeki tüm o ağırlık, omuzlarına çökecek, kemiklerine işleyecekti. Yalnızca gözleriyle, son bir kez daha, birbirlerinin ruhuna dokundular.
Nehir, İstanbul’a döndüğünde, onu bekleyen mektuplara hiç benzemeyen bir mektup vardı: düğün tarihi belirlenmişti. Takvim, sanki başka birinin hayatına ait günleri ona dayatıyordu. Nehir, Baran’a sadece bir cümle yazabildi: “Belki hayatım boyunca yapacağım en doğru yanlış bu olacak.” Sonra sustu. Çünkü suskunluk, bazı yaraları kanatmaktan çok daha iyiydi.
Baran, mektubu köy okulunun arka bahçesinde, bir çınar ağacının gölgesinde okudu. Güneş pırıl pırıldı; çocuklar koşuşturuyor, kahkahaları havaya karışıyordu. Zaman, tam o sırada, tıpkı kırık saati gibi bir anlığına duruverdi. Gözlerini kapadı, “Gitme,” demeyi düşündü. Ama içindeki insaf ve adalet duygusu, başka bir hayatı paramparça etmeye izin vermedi. Son bir mektup daha yazdı: “Senden asla vazgeçmiyorum; sadece seni ayakta tutan o ağır yüklerinden vazgeçiyorum. Zorunu, borcunu, aileni… Tüm o dünyayı yok sayarak seni sevmenin adı bencillik olurdu. Ben seni, bir başkasının hayatını söndürmeden, kendi mumumu üfleyerek seveceğim.”
Nehir, düğünden bir gece önce, Galata Köprüsü’nün üzerinde, ayaklarının altındaki karanlık sulara bakakaldı. “Ayrılık,” diye fısıldadı kendi kendine, “aynı şehrin iki ayrı yakası olmak gibi: karşıda bir ışık yandığını görürsün; ama köprüden geçerken adımlarının yankısını yalnız sen duyarsın.”
Yıllar, mektup kutularının paslanmasına neden olacak kadar hızla geçti. Nehir evlendi; kocasının adı Harun’du. Nazik, iyi kalpli bir adamdı; akşamları sessizce gazetesini okur, pazar kahvaltılarını kendi yapmayı severdi. Nehir onu sevmedi demek haksızlık olurdu; ancak bu sevgi, minnet ve sadakatle karışık, alçakgönüllü bir histi. İnsan, bir başka insana benzemeyen o çok özel yürek çarpıntısını her hissedemediği günlerde bile, içindeki o boş koltuğa, hiç gelmeyecek misafiri için çay demlemeyi sürdürürdü işte.
Bir kızları oldu; adını Deniz koydular. Deniz büyüdükçe, annesinin gözlerinin derinliklerinde, hep kıyıda titreşen bir dalganın, söylenmemiş bir şarkının hüznünü sezdi; ama çocuklar, suyun altındaki gölgeleri sadece serinliğinden anlarlar.
Baran ise öğretmenliğe, köy çocuklarının yüreklerine kelimeleri nakış gibi işlemeye devam etti. Taşra, sabrın ve sadakatin diyarıydı. Yüreği, bir zaman sonra, doktorların “dikkat edilmeli” dediği o yorgun ritme girdi. İki kez fenalaştı; biri sınıfta çocukların arasında, diğeri dik bir yokuşun başında. Doktoru ilaç verdi, “Kendini yorma,” diye tembihledi. O ise her yıl, mektupların ilk yolculuğa çıktığı o ayda, Ani’ye doğru sessizce yürüdü. Her seferinde, kadim taşların gölgesinde, kırık saati avucunda ısıtıp, “Zaman,” diye mırıldandı, “bizimle yürümüyor belki; ama bizi asla unutmuyor.”
Bir kış günü, Kars’ta tipi şiddetlendiğinde, sığınak arayan yolcuların arasında, aniden bir kırmızı atkı gördüğünü sandı. Kalbi, bir anda, yıllar öncesinin o gece treninin ritmiyle çarpmaya başladı. Döndü baktı; fakat atkı, başka bir genç kızın omzundaydı. Kendi kendine acı bir tebessümle güldü. “İnsan,” diye düşündü, “yüreğinde taşıdığı hatırayı, her yerde bir yüz sanıyor.”
Onuncu yıl, öğretmenler için düzenlenen bir seminer, Baran’ı yeniden Kars’a getirdi. Otelin penceresinden dışarı baktı; kar, ince bir tül gibi, sessizce yağıyordu. Akşamüzeri, şehri adımlarıyla yeniden keşfe çıktı. PTT’nin önünden geçti; posta kutuları hâlâ aynı yerde, aynı tozlu bekleyişle duruyordu. Parmaklarını, 112/3 numaralı kutunun paslı kapağında gezindirdi. İçeride birikmiş toz kadar eski ve ağır bir hüzün, boğazında düğümlendi.
Tam o sırada, kaldırıma bir taksi yanaştı. İçinden şık giyimli bir kadın ile küçük bir kız indi. Kadının saçları rüzgârla savruldu; başını kaldırıp etrafa baktı. Göz göze geldiler. Zaman, tıpkı kırık saatin ibreleri gibi bir an titreyip durdu; birbirlerini ilk bakışta tanıdılar. Nehir, yılların yüzüne işlediği o olgun ve yumuşak çizgilerle gülümsedi; ancak bu gülüşte, cevapsız kalmış bir “nasılsın”ın hüznü vardı. Yanındaki kız, merakla PTT’nin mavi tabelasına bakıyordu. Baran, kıza içten bir gülümsemeyle baktı.
“Adın ne, güzelim?” diye sordu.
“Deniz,” dedi kız, utangaç ve bir o kadar gururlu, “Annem, denizi çok severmiş.”
Baran’ın gözleri bir an için kapandı; içinde dalgalanan deniz, bir tren camından görünen o karanlık, gizemli suyu hatırlattı. Nehir, dudaklarını araladı, “Baran…” diyebildi sadece, sesi bir fısıltı kadar hafif. Aradaki hava, söylenemeyen onlarca cümleyle dolu, buz gibi soğudu.
Taksideki Harun, şoförle ücreti ödüyordu. O kısa anın boşluğundan fırsat bulmuş zaman, onları yalnız bırakmıştı adeta. Nehir, çantasında aceleyle bir şeyler aradı; küçük, saman rengi bir zarf çıkardı. “Buna hiç cesaret edemedim,” dedi, “ama bugün… belki de yıllara bir iyilik yapmak gerek.” Zarfı Baran’a uzattı. “Sonra okursun.”
Arabanın kapısı açıldı, Harun yanlarına geldi. Kibar, anlayışlı bir adamdı; bakışlarında yılların getirdiği sakin bir bilgelik vardı. Nehir, adımlarını geriye çekti. “Görüşürüz,” dedi, fakat artık görüşmenin sadece sararmış bir defter yaprağında mümkün olduğunu ikisi de biliyordu.
Baran, o gece otel odasında zarfı açmaya kıyamadı. Bazı mektuplar vardır, dokunulduğunda kanar; o, kanın yastığa değil, doğrudan yüreğe akmasını istiyordu. Ertesi sabah, şafak sökmeden, Ani’ye doğru yola koyuldu. O meşhur taş kemerin altına vardığında, nefesi kesildi; göğsünün içinde çırpınan küçük, ürkek bir kuş gibiydi kalbi. Dizlerinin bağı çözüldü, kadim taşın soğuğu tenine işledi. Elini cebine attı; kırık saati çıkardı, sımsıkı kavradı. “Biraz daha,” diye fısıldadı, “sadece biraz daha nefes.”
Tam o sırada, uzakta, karların arasında bir siluet belirdi. Kırmızı bir atkı yoktu; ama beyaz örtünün üzerinde, bir el, bir başka ele doğru uzanıyor gibiydi. Baran, başını zorlukla kaldırdı. “Nehir…” diye mırıldandı, ama sesi dudaklarında dondu. Gözlerinin önüne hemen o tren penceresi geldi; içerideki çay buğusunda ıslanmış bir çift göz, yarım kalmış bir cümle… “Bazı sevgiler,” diye son bir kez fısıldadı, “kavuşmasa da hep ayakta kalır.” Sonra taşların soğuk ama şefkatli kucağı onu aldı.
Hastane odası, şehrin bütün gürültüsünü ve rüzgârını susturabilecek kadar bembeyaz ve dilsizdi. Nehir, kapının hemen dışında, plastik bir sandalyede, elleri birbirine kenetlenmiş, avuçları ter içinde bekliyordu. Harun, sarsılan Deniz’i eve götürmüştü. Bir hemşire gelip adını sordu, “Yakını mısınız?” diye ekledi. Nehir, hayatının en ağır cümlesini kurdu: “Bir zamanlar… evet.”
Doktor, kısa bir süre sonra çıktı. “Kalbi çok yorulmuş,” dedi, sesi yumuşak ve üzgün, “maalesef geç kaldık.” Tıbbın ne kadar nazik ifade etse de geri döndüremediği bazı sonlar vardır. Nehir ayağa fırladı, başı döndü, dünya altüst olmuştu. Elini buz gibi duvara dayayarak dengede kalmaya çalıştı.
Hemşire, küçük, şeffaf bir poşet uzattı. “Kişisel eşyaları,” dedi. İçinde o tanıdık cep saati, solgun renkli kırmızı atkı ve zarftan başka bir şey yoktu. Zarfın üzerinde Nehir’in adı, onun çok iyi tanıdığı, yüreğine kazınmış o el yazısıyla yazılıydı.
Nehir, hastanenin arka bahçesinde, kimsenin olmadığı, güvercinlerin oynadığı bir köşeye çekildi. Zarfı titreyen parmaklarıyla açtı. Kâğıt, son bir nefesin soğuk havada bıraktığı titreşim gibiydi.
“Sevgili Nehir,
Yıllar önce sana kırık bir saat vermiştim; zamanı durduramayacağımı anladığım o an. Meğer asıl kırılan, zaman değil, insanın içiymiş. Bunu geç fark ettim. Seni sevdiğim her an, başka bir şeyden vazgeçtim; ama hiçbiri, seni sevmekten vazgeçmek kadar imkânsız gelmedi.
Bugün Ani’de otururken, o ilk gecemiz geldi aklıma. O plastik bardaktaki çayın buğusu, seni tanımanın en sıcak, en samimi yoluydu. Bana yazdığın her mektup, kış ortasında sobaya atılan bir odun gibi, içimdeki karanlığı aydınlattı. Belki dünyaya karşı bir şey yapamadık; ama birbirimize karşı hep adil kalmaya çalıştık. Ben buna inanıyorum: Adil bir sevgi, kavuşamasa bile asla eksilmez.
Eğer bu satırlar sana, benim sesim sustuktan sonra ulaşıyorsa, bil ki rüzgâr sesleri susturmak için değil, en güzel kelimeleri taşımak için eser. Seni, bütün bir ömrün içinden, usul usul, özenle taşıdım. Harun’a iyi bak; ona şefkat göster. Deniz’e ise… göğsünün içinde hep fısıldayan o suyun, o sevginin sesini anlat. Benim yerime de anlat, olur mu? Çünkü bazı insanlar, ancak anlatılan hikâyeleriyle yaşamaya devam eder.
Atkını her kış boynumda taşıdım; rüzgâr senin adını bana fısıldasın diye. Kırık saati de hep cebimde. Ne garip, ikisi de hiç acıtmadı beni. Tıpkı senin adın gibi, her şeyi hafiflettiler, güzelleştirdiler.
Hoşça kal. Buluşamadığımız tüm kavşaklar, söyleyemediğimiz tüm sözler adına, seni hiç bırakmadan bırakıyorum.
Baran”
Nehir, mektubu katlayıp sıkıca göğsüne bastırdı. Gözlerinden süzülen yaşlar, kâğıdın kenarlarını ıslattı; mürekkep yer yer dağılıp, kelimeleri buluşturdu. Atkıyı alıp yüzüne, dudaklarına sürdü. Kars’ın rüzgârı, sanki uzak bir dağın yamacından inip onu buldu; saçlarının arasından geçerek, yıllar önce tutulmuş ama asla söylenememiş bir sözün kilidini son kez araladı.
O akşam, trenle Ankara’ya dönerken, pencereden hızla geçen karanlık manzara, yıllar öncesinden çok daha tanıdık, çok daha içli geldi. Kompartımanda uyuyan Deniz’i düşündü; kızının saçlarının arasından esen rüzgârı. Evde onu bekleyen Harun’u düşündü; sıcak çayı ve sakin varlığıyla. Sonra çantasından kırık saati çıkardı. İbreler, tam da Baran’ın dünyaya veda ettiği o anı gösterecek şekilde durmuştu. Nehir, saatin soğuk metal arkasına parmağıyla dokundu. “Zaman,” diye düşündü içinden, “bir yerde mutlaka durur; ama insan, yürümeye devam etmek zorundadır.”
İstanbul’da, Boğaz’ın ışıltılı kıyısında, akşam güneşi suya altın dökerken, Nehir ve Deniz bir bankta oturmuş, dalgaları izliyorlardı. Deniz, bir süre sessizce seyrettikten sonra annesine döndü: “Anne,” dedi, “rüzgâr niye ağlıyor gibi bazen?”
Nehir, hüzünle karışık derin bir tebessümle gülümsedi. Gözlerinin çevresindeki çizgiler, artık acıyı değil, bir kabullenmişliği taşıyordu. “Rüzgâr ağlamaz yavrum,” dedi, sesi rüzgârla bir olup, “o sadece taşır. İnsanların söyleyemediği tüm güzel sözleri, özlemleri, sevgileri bir yerden bir yere ulaştırır.”
“Peki ya rüzgâr bir gün çok yorulursa?”
“O zaman,” diye yanıtladı Nehir, “insanlar anlatır. Mektuplar anlatır. Ve hatta kırık saatler bile… susanların, gidemeyenlerin zamanını tutmaya devam eder.”
Deniz, annesinin elini sımsıkı tuttu. İşte o an, Nehir, içindeki o hep boş kalan koltuğun üzerine nihayet bir örtü serildiğini hissetti; Baran’ın adı, evin en sakin odasındaki incecik bir toz tanesi gibi, kimseyi incitmeden, orada öylece kalacaktı. Sevgi, bazen tam da budur: İçimizde bir kapı hep aralık kalır; o kapıdan kimse girmez belki, ama aralıktan süzülen rüzgâr, bize hayatın devam ettiğini, sevginin sürdüğünü fısıldar.
Sular karardı, şehrin ışıkları birer birer yandı. Metropolün uğultusu, iki insanın yüreğindeki o derin, derin sessizliği bir an olsun bastıramadı. Nehir ayağa kalktı; atkıyı özenle katlayıp çantasına yerleştirdi. “Hadi,” dedi kızına, sesi artık daha sakin, “artık evimize gidelim.”
Yürürlerken, Boğaz’dan gelen rüzgâr, sanki çok uzaklarda, bir trenin camına yeni hikâyeler yazmak için küçük çizikler atıyor gibiydi. Ve belki de bir yerlerde, bir köy okulunun tozlu bahçesinde, kırık bir saat, kapalı bir avucun sıcağında, zamanı bir kez daha, sonsuza dek sessizce tutuyordu. Çünkü bazı sevgiler, kavuşmasalar da ruhunda tamamlanır; bazı vedalar, en derinlerde, sessizce söylenir. Ve en hüzünlü sonlar bile, taşıdıkları o büyük sevgi ve adaletle bir parça olsun hafifler.
Nehir, işte bunu o gece anladı. Aşk, bazen bir insanın elini asla bırakmamak değil, o elin bıraktığı boşluğa kendi adını, en sevdiği şarkıyı, en güzel hatırayı usulca bırakabilmekti; rüzgâra emanet, zamana emanet ama asla ihanete değil. Ve hiçbir emanet, kırık bir saat kadar kusursuz saklanamazdı: Durduğu yerde, iki yüreğin aynı ritimde, hep birlikte attığını hatırlatır dururdu.
Oğuzhan ÖCAL
Bu yazı varyasyonyazarlar dergisi için hazırlanmıştır.
Unutulmuş Saat
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.