41,0335$% 0,27
48,0051€% 0,27
55,5511£% 0,61
4.555,28%1,03
7.390,00%0,81
29.470,00%0,80
Unutulmuş Saat
Gökyüzü, mor, turuncu ve lacivertin en kadim tonlarına bürünmüş, unutulmuş bir masalın son sayfası gibi ağır ağır kapanıyordu. Ufuk çizgisi, altın bir mürekkeple çizilmiş gibi duruyor, ardından derinleşen menekşe rengi geceye yenik düşüyordu. Yıldızlar, bu karanlık kumaşa serpilmiş parıltılı kelimelerdi; her biri başka bir hikâyeyi anlatıyor, lakin insanın kulağı onların dilini çoktan unutmuştu. Ben ise, işitmenin ötesinde bir hisle duyuyordum onları: Rüzgârın eğilip taşların arasına sızdığı yerde, toprağın ve zamanın altından gelen ince, titreşimli bir fısıltı vardı. Zaman, bu topraklarda başka türlü akıyordu; gündüzle gecenin sınırları fulüydü, birbirlerinin gölgelerinde saklambaç oynuyor, birbirlerine karışıyorlardı.
Ve o an, kemiklerime kadar hissettim ki bu yolculuğum bir yere değil, bir sese, bir çağrıya doğruydu. Beni çeken, yeryüzünün değil, adeta göğün kendisinin kadim ve tozlu hatıralarıydı. İnsan unutkan bir varlıktır; fakat unutulan her şey, unutuldukları o kuytu köşelerde, bir toz tanesi misali parıldayarak yaşamaya devam eder. Benim vazifem, işte o kayıp parıltıları bulup çıkarmaktı.
Seyyah, ufkun çizgisiyle bütünleşmiş, uzun ve ince bir gölge misali ilerliyordu. Her adımı toprağa değdiğinde, taşlar hafifçe titriyor, çıkan sessiz çığlık rüzgârın yönünü bile değiştiriyordu. Onun için yol, kat edilen bir mesafeden ziyade, bir hatırlayış biçimi, unutuşa karşı açılmış sessiz bir savaştı. Gittiği her yerde insanlar kendi aynalarında kaderlerini görür, kendi kuyularındaki kayıpların yankısını işitirlerdi; oysa seyyah, hiçbir yere ait değildi, her yerin hatırlatıcısıydı.
Sırtındaki çanta, eski derisinden yıpranmış, derin çizgilerle doluydu. Dokunsan içi boş hissederdin ama taşıması ağırdı. Zira içi eşyalarla değil, zamanların, anların ve seslerin yankılarıyla doluydu. Bir köyden geçtiğinde çocukların saf kahkahası çantanın bir köşesine hapsolur, bir dağ yamacında işittiği kayıp bir aşk ezgisi orada muhafaza edilirdi. Böylece seyyah, dünyayı gezmekten çok, onun sessiz bir arşivcisi, gezgin bir hafıza bekçisi oluyordu.
Yol bazen kumlarla örtülür, bazen keskin taşlarla sertleşir, bazen de bir göl kıyısında yumuşar, ıslak toprağa dönüşürdü. Lakin seyyah için yol, nerede olursa olsun, hep aynı kadim soruyu fısıldıyordu: “Beni neden hatırlıyorsun?”
Gecenin kadifemsi koynuna tamamen girildiğinde, seyyah, ay ışığının gümüş bir hançer gibi saplandığı durgun bir göl kıyısına vardı. Sular tek bir kıpırtı bile yapmıyordu; rüzgâr kesilmiş, dünya soluğunu tutmuş, zaman dahi donmuş gibiydi. Yalnızca gölün ortasında, suyun yüzeyinden yükselen tek bir parıltı vardı. İlk bakışta suya düşmüş sakin bir yıldızın ışıltısı sanırdınız onu; lakin dikkatle baktığında, onun yansıma değil, doğrudan suyun derinliklerinden, balçığın ve zamanın içinden gelen bir ışık olduğunu anlardı.
Seyyah, diz çöküp eğildi. Işığın kaynağı bir kuştu. Fakat bildiğimiz kuşlardan değil. Kanatları, tüyleri yoktu. Saf bir melodiden, hatıralardan örülmüş, ışıktan bir mahluktu. Ötücü değildi, lakin varlığıyla, titreşimiyle tek bir kelimeyi zihne kazıyordu: “Hatırla.”
Seyyah, gölün soğuk suyuna elini uzattı. Parmak uçlarına değen serinlik, bir an için onun zihnindeki bütün bentleri yıktı: Hiç ayak basmadığı şehirlerin sokakları, hiç görmediği yüzlerdeki çizgiler, hiç dokunmadığı ellerin sıcaklığı belleğine hücum etti. Zaman, zincirlerinden kurtulmuş, bütün çağlar birbirine karışmıştı. İşte o an seyyah anladı – bu yolculuk, dünyanın coğrafyasını katetmek değil; onun hafızasını yeniden keşfetmek içindi.
Işıktan kuş bir an daha parladı, sonra gölün kıyısında ışıktan örülü ince, dalgalı bir patikaya dönüştü. Işık, kıvrıla kıvrıla seyyahın ayaklarının önüne serildi. Seyyah tereddüt etmedi; adımlarını bu fosforlu yola bastıkça yol uzadı, ufuk çarpılarak, bükülerek şekil değiştirdi, yepyeni bir manzara ortaya çıktı.
Bir tepenin ardına vardığında, kalın ve nemli sislerin içinden loş taş kulelerin gölgeleri yükseldi. Duvarları yosun ve sarmaşıklarla kaplı, kapıları yüzyıllardır açılmamış gibi duran, unutulmuş bir şehirdi burası. Fakat asıl tuhaf olan, şehrin ıssız olmamasıydı. Mutlak bir sessizlik vardı, fakat bu ölü bir sessizlik değil; derinden, soluk alıp veren, bekleyen, gözleyen, ağırbaşlı bir sessizlikti.
Seyyah içeri adımını attığında, sokaklar ıssızdı ama taşlarda yankılanan her ayak sesi yalnız ona ait değildi. Görünmez varlıklar, onunla birlikte, adım adım yürüyor gibiydi. Evlerin kapalı pencerelerinden ışık sızmasa da her birinde ağır, kadim bir bakışın ağırlığını ensesinde hissediyordu.
Şehrin tam kalbindeki meydan devasaydı. Ortasında, çatlaklarından sular akmayan, yosun bağlamış devasa bir çeşme yükseliyordu. Çeşmenin tam ortasında, gölde gördüğü o ışık-kuşun taşa işlenmiş kabartması vardı. Altında, aşınmış taşa kazınmış tek bir cümle:
“Kim hatırlarsa, o yaşar.”
Seyyah, çeşmenin soğuk, nemli taşlarına parmak uçlarıyla dokunurken, arkasında çınlayan bir sesle irkildi. Çatlak, derin, yüzyılların yükünü taşıyan bir sesti bu:
“Çok… çok uzun zamandır bu taşlara bir insan ayağı değmemişti.”
Seyyah hızla arkasına döndü. Çökmek üzere olan bir kemerin altında, yaşlı bir adam duruyordu. Saçları kar kadar beyazdı, uzun sakalı göğsüne iniyordu. Gözleri ise alacakaranlıkla aydınlığın tam ortasında kalmış gibiydi ne tamamen parlak ne tamamen sönük. Üzerinde, rengi solmuş, üzeri bilinmeyen yıldız haritaları ve sembollerle işli kadim bir kaftan vardı.
“Sen kimsin?” diye sordu seyyah, sesi bileğindeki bir buzul gibi titrek.
Yaşlı adam, yüzündeki binlerce kırışığın arasından bir gülümseme belirterek, “Ben bu şehrin son hatırlayıcısıyım,” dedi. “Burada yaşayan herkes zamanın akışını unuttu. Evler boş değil aslında; lakin insanlar kendi unutuşlarının, kendi gölgelerinin içine hapsolmuş durumda. Onları göremiyorsun, çünkü onlar kendilerini hatırlamıyor artık.”
Seyyah sessizce dinledi. Bilge adım adım, ağır ağır ona yaklaştı. Bastonunun taşa değdiği her noktadan hafif bir çıtırtı yükseliyordu.
“Işıktan doğan kuş seni buraya getirdiyse, bir sebebi var. Sen, unutulmuş olanın sesini duyabilen nadir kulaklardansın. Belki de bu şehri, bu gölgeler içindeki ruhları yeniden uyandıracak olan sensin.”
Seyyah derin, hüzünlü bir nefes aldı. “Ama ben… ben sadece bir yolcuyum. Bir gezginim.”
Bilge, bilgece ve biraz da hüzünlü bir ifadeyle başını iki yana salladı. “Hayır. Sen yolcunun ta kendisi değilsin. Sen yol ‘un ta kendisisin.”
Bilge, meydandaki çatlamış çeşmenin taşlarına bastonuyla hafifçe vurdu. O an, yerin derinliklerinden gelen güçlü, uğultulu bir ses yükseldi; sanki bütün şehir, taşları ve sokaklarıyla birlikte, derin uykusunda kıpırdanmıştı.
“Şehrin kalbi,” diye fısıldadı bilge, “taşların değil, zamanın içinde atar. Burada bir saat gizlidir. Ona ‘Unutulmuş Saat’ derler. Ne gündüzü gösterir ne geceyi… O, yalnızca hatırlananla unutulan arasındaki dengeyi, o ince teraziyi gösterir.”
Seyyah, nefesini tutarak dinliyordu.
“Peki ya bu saat nerede?”
Bilgenin o esrarlı gözleri iyice ağırlaştı. “Onun yeri bilinmez. Zira onu bulmak için zamanın dışına, onun çarklarının arasına adım atmak gerekir. Unutulmuş saat, şehrin en kuytu, en sessiz köşesinde saklıdır. Lakin dikkat et evlat: Onu gören, yalnızca saati değil, kendi özünün en derindeki aynasıyla da yüzleşecektir. Ve herkes kendisiyle yüzleşmeye hazır değildir.”
Meydanı çevreleyen evlerin kapalı pencerelerinden, rüzgârla birlikte uzun, fulü gölgeler süzüldü. İnsan suretine benzeyen, lakin şekilsiz, ürpertici karaltılar… Seyyahı izliyorlardı. Bilge bastonunu bu sefer öfkeyle yere vurdu; gölgeler hışımla geri çekilip duvarların içinde kayboldular.
“Eğer bu şehri, bu insanları uyandırmak istiyorsan, o saati bulmalısın. Zamanı yeniden hatırlatmadan kimse gölgelerinden sıyrılıp kurtulamaz.”
Seyyah başını eğdi. Sırtındaki ağır çantasını, içindeki tüm yankılar ve hatıralarla birlikte daha sıkı bağladı. Kulağına çalınan ses yine aynıydı: “Hatırla.”
Ve o an, unutulmuş şehrin dipsiz karanlığına batmış sokaklarına doğru ilk kararlı adımını attı.
Seyyah, labirenti andıran daracık sokaklara daldığında, şehrin taşları canlı bir organizma gibi şekil değiştirmeye başladı. Her adımında yollar bükülüyor, pencereler bir canlı gibi başka tarafa dönüyor, bir an önce arkasından geldiği kapı aniden yok oluyordu. Sanki şehir, kendi kalbini, en kıymetli hazinesini saklamak için sürekli kendini yeniden örüyor, duvarlarını değiştiriyordu.
Duvarlarda, aşınmış, silik yazılar parıldıyordu: “Geçmişini unutma”, “Gölgenden kaçma, onunla yüzleş”, “Saat seni, sen de onu bekliyorsun.” Bu cümleler, rüzgârın getirdiği ve yine götürdüğü fısıltılar gibi gelip geçiciydi. Seyyah ilerledikçe gölgeler yoğunlaştı, etten kemikten olmadıkları belli bu varlıklar, dar sokaklarda onu sıkıştırıyor, kendi suretiyle hesaplaşmaya zorluyordu.
Bir kavşağa vardığında yol ikiye ayrıldı. Biri altın rengi, cazip bir ışıkla aydınlanmıştı, diğeri ise simsiyah, neredeyse dokunulabilir bir karanlıkla örtülmüştü. Seyyah, bir an bile tereddüt etmeden karanlık olanı seçti. Çünkü ışığın aldatıcı, karanlığın ise saflaştırıcı ve dürüst olduğunu içten içe biliyordu.
Karanlık sokağın sonunda, küçük, dairesel bir taş oda buldu. Odanın ortasında, tek bir ışık hüzmesinin vurduğu, yaşlı bir taş masa ve üzerinde pas içinde, kadim bir saat vardı. Saatin akrep ve yelkovanı yoktu; yüzeyi ise, her şeyi olduğu gibi gösteren, pırıl pırıl, lekesiz bir ayna gibi parlıyordu.
Seyyah, yavaşça eğilip aynaya baktı. Orada kendi yorgun yüzünü değil, biraz önce meydanda gördüğü yaşlı bilgenin çizgili, bilge ve hüzünlü yüzünü gördü. Yüreği bir an için durdu. Aynadaki bilge, derin, yankılı bir sesle konuştu:
“Artık anladın. Ben hiç var olmadım. Ben, senin yolculuğunun, senin hatırlama arzunun bir yankısı, bir yansımasıydım. Unutulmuş saat sensin. Kendini hatırlayan her insan, unutulmuş saatin kendisidir.”
O an seyyah bir adım geri çekildi. Fakat geri çekilir çekilmez, taş oda eridi, şehir bir duman gibi dağıldı, etraftaki bütün gölgeler silinip gitti. Geriye sadece, ay ışığının gümüşi aydınlığı altında, durgun gölün kıyısında tek başına duran seyyah kaldı. Sırtında çanta yoktu, ayaklarının altında ışıktan bir yol da yoktu. Sadece kendi nefesinin sesi ve göğsünün derinliklerinde atan yüreği vardı.
Ve o nefes, zamanın kalbinde çalan, var oluşun ta kendisi olan tek gerçek saatti. Hatırlamaktı.
Oğuzhan ÖCAL
Bu yazı varyasyonkalemler için yazılmıştır.
UNUTMA SANATI (Bölüm V)
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.