43,8484$% 0.01
51,7195€% -0.01
59,1832£% 0.25
7.189,95%0,11
12.052,00%1,17
48.061,00%1,17
Sabah uyandığımızda yaptığımız ilk şeyi düşünelim. Çoğumuz için bu, yastığın altına ya da komodinin üzerine bıraktığımız o soğuk cama dokunmak. Bildirimler, dünyadan haberler, başkalarının hayatları, dünün özeti… Zihnimiz henüz “ben” diyemeden, “onlar” tarafından işgal ediliyor.
İçinde yaşadığımız bu çağa “Hız Çağı” diyorlar. Bence bu eksik bir tanım. Bu çağ, daha çok “Tahammülsüzlük Çağı”. Beklemeye, sessizliğe, boşluğa ve en önemlisi kendi iç sesimize tahammülümüz yok. Bir asansör beklerken geçen on saniyede bile elimiz cebimize gidiyor. Sanki durursak, dünya dönmeyi bırakacakmış gibi bir telaş içindeyiz.
Peki, nereye koşuyoruz?
Dijital dünya bize her şeye erişme vaadi sunarken, aslında en temel yetimizi; “odaklanma” becerimizi elimizden alıyor. Her şeyin bir “içerik” olduğu, duyguların emojilere indirgendiği, fikirlerin 280 karaktere sığışmaya çalıştığı bir düzlemde, insan kalmak gittikçe zorlaşıyor. Derinleşmek, eski moda bir alışkanlık gibi algılanıyor artık. Yüzeysel olanın hızı, derin olanın ağırlığına galip geliyor.
İşte tam da bu noktada, yazmak –veya herhangi bir üretim sürecine girmek– bir direniş biçimine dönüşüyor.
Bu web sitesinde, bu satırları okuyorsanız, muhtemelen siz de o gürültüden bir an olsun sıyrılmak isteyenlerdensiniz. Çünkü yazı, hızın panzehiridir. Bir cümleyi kurmak için düşünmek, bir paragrafı örmek için sabretmek gerekir. Okumak ise daha büyük bir erdemdir; başkasının zihnine misafir olmak, yargılamadan önce anlamaya çalışmak demektir.
Benim için yazmak, akıp giden zaman nehrine küçük çentikler atmak gibi. “Ben buradaydım, bunu hissettim, dünya böyle dönerken ben şuradan bakıyordum,” demenin bir yolu. Algoritmaların bizi sadece birer “veri seti” olarak gördüğü bu evrende, duygularımıza, hatalarımıza ve insani kusurlarımıza sahip çıkmak zorundayız.
Belki dünyayı değiştiremeyiz ama kendi dünyamıza bakışımızı değiştirebiliriz.
Belki de ihtiyacımız olan şey daha fazla hız, daha fazla teknoloji veya daha fazla bağlantı değildir. Belki de ihtiyacımız olan; biraz yavaşlamak, bir ağacın dalındaki rüzgarı fark etmek, bir kahveyi ekran başında değil de pencere önünde içmek ve “durabilme” cesaretini göstermektir.
Çünkü hayat, ekranı kaydırdığımızda akıp giden o sonsuz şelalede değil; telefonu masaya kapattığımızda başlayan o sessizliğin içindedir.
Hoş geldiniz. Burası, o sessizliği paylaşacağımız yer olsun.
Canım Sıkılıyor Dostlar
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.