43,8518$% 0.02
51,8876€% 0.31
59,1832£% 0.25
7.252,38%0,98
12.052,00%1,17
48.061,00%1,17
18 Şubat 2026 Çarşamba
Ramazan yaklaşırken şehirlerin ritmi değişir. Aynı sokaklar, aynı insanlar… ama bakışlarda başka bir sükûnet belirir. Gün daha yavaş akar, akşam ezanına doğru zamanın nabzı hissedilir hâle gelir. O an, sadece açlığın bitişi değildir; sabrın, niyetin ve paylaşmanın görünür olduğu bir eşiğe dönüşür.
Ramazan, inananlar için yalnızca bir ibadet ayı değil; iç muhasebenin, kalp temizliğinin ve merhametin yeniden hatırlandığı bir mevsimdir. Oruç, bedenin açlığıyla ruhun tok kalabileceğini öğretir. Sofralar küçülür belki ama dualar büyür. Bir hurmanın, bir yudum suyun kıymeti; insanın kendi sınırlarını fark etmesiyle anlam kazanır.
Bu ayda yapılan her iyilik, bir başkasının hayatına dokunur. Paylaşılan ekmek, edilen dua, uzatılan bir el… Hepsi görünmeyen bir bağ örer insanlar arasında. Ramazan, kalabalıkların içinde bile insanın kalbiyle baş başa kalabildiği nadir zamanlardan biridir. Gürültünün azaldığı, niyetlerin berraklaştığı bir aralıktır.
İnananlar için bu ay; affın, arınmanın ve yeniden başlamanın kapısıdır. İnsan, ne kadar yorulmuş olursa olsun, bu kapıdan geçerken hafifler. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey; bir ay boyunca yavaşlamak, kendini dinlemek ve hayatın anlamını yeniden tartmaktır.
Benim içinse Ramazan, başkalarının inancına duyduğum saygının, ortak insani değerlerin ve birlikte yaşamanın zarafetinin hatırlatıcısıdır. İnanç yolları farklı olabilir; ama sabır, merhamet ve paylaşma arzusu insanlığın ortak mirasıdır. Bu yüzden Ramazan geldiğinde, ben de o sessizliğe kulak veririm.
Bu ayın, ona gönülden bağlanan herkese huzur, şifa ve içsel bir aydınlık getirmesini dilerim. Sofralarınız bereketli, kalpleriniz ferah olsun.
Küresel piyasalarda tansiyon düşmüyor. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın peş peşe yaptığı açıklamalar, güvenli liman olarak görülen altını bile sarsacak ölçüde sert dalgalanmalara yol açtı. Haftanın ilk günlerinde adeta freni patlamış bir yükseliş sergileyen ons altın, 5 bin 595 dolara ulaşarak tüm zamanların en yüksek seviyesini gördü. Ancak bu zirve uzun sürmedi; kâr realizasyonlarıyla birlikte yön hızla aşağı döndü.
REKORDAN TARİHİ ÇÖKÜŞE
30 Ocak 2026’da 5 bin 450 dolar bandında tutunmaya çalışan ons altın, günün ilerleyen saatlerinde yoğun satış baskısına yenik düştü. Uluslararası piyasalarda art arda gelen satış emirleriyle XAUUSD paritesi 4 bin 682 dolara kadar geriledi. Günlük bazda yüzde 14,11’lik bu düşüş, altının son 46 yılda yaşadığı en sert tek günlük kayıp olarak kayıtlara geçti. Yaklaşık 768 dolarlık gerileme ise miktar açısından altın tarihinin en büyük günlük düşüşü oldu.
PİYASALARDA PANİK HAVASI
Bu sert hareket yalnızca altını değil, genel emtia piyasasını da sarstı. Uzmanlar, böylesine yüksek oynaklığın yatırımcı psikolojisini ciddi şekilde zorladığını belirtiyor. Özellikle kısa vadeli işlemler ve kaldıraçlı pozisyonlar konusunda temkinli olunması gerektiği vurgulanırken, altın fiyatlarındaki dengesiz seyrin yıl geneline yayılabileceği uyarısı yapılıyor.
ÇİN SAHNEYE ÇIKTI
Fiyatlardaki sert geri çekilmenin ardından Çin cephesinden dikkat çekici bir adım geldi. Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan Çin’in, piyasadaki düşüşü fırsat olarak görerek yüksek miktarda altın ve gümüş alımına başladığı öğrenildi. Bu hamle, küresel piyasalarda yeni bir denge arayışının ve uzun vadeli stratejik pozisyonlanmanın işareti olarak yorumlanıyor.
Kısacası, altın cephesinde ezberler bozulmuş durumda. Yatırımcılar için önümüzdeki dönem, sabır ve soğukkanlılığın her zamankinden daha değerli olacağı bir süreç gibi görünüyor.
Maalesef Türk müziğinin sevilen ismi Fatih Ürek’in uzun süredir devam eden sağlık mücadelesi sonunda yaşamını yitirdiği açıklandı. 59 yaşındaki sanatçı, 15 Ekim 2025’te evinde geçirdiği kalp krizi sonrası hastaneye kaldırılmış ve aylar boyunca yoğun bakımda tedavi görüyordu. Bugün akşam saatlerinde durumunun aniden kötüleşmesi üzerine yapılan tüm müdahalelere rağmen hayata gözlerini yumdu.
Fatih Ürek’in vefatı, sanat camiasında derin bir hüzün yarattı; dostları, meslektaşları ve sevenleri sosyal medyada taziye mesajlarıyla duygularını paylaşıyor. Ürek’in hayatı boyunca müziğe ve televizyon ekranlarına kattığı neşeli enerjisi, kendine has tarzı ve eserleriyle hatırlanacak.
Allah rahmet eylesin; ailesi, yakınları ve tüm sevenlerine sabır diliyorum.
Hayatımızı genellikle varılan noktalar veya geride bırakılan duraklar üzerinden tanımlarız. “Mezun oldum”, “İşe girdim”, “Taşındım” derken, aslında sadece kapıların önünde durduğumuz o anları rapor ederiz. Oysa yaşamın asıl büyüsü, ne geride kalan odada ne de önümüzdeki salondadır; yaşam, tam o kapı eşiğinde, yani “arada kalmışlıkta” gizlidir.
Modern insan, eşiklerden nefret eder hale geldi. Bir duraktan diğerine koştururken, otobüs beklemeyi zaman kaybı, bir projenin onaylanmasını beklemeyi ise bir işkence olarak görüyoruz. Oysa eşik, bir oluş halidir. Tıpkı tırtılın koza içinde ne tam tırtıl ne de tam kelebek olduğu o belirsiz süreç gibi, biz de en çok bir hâlden diğerine geçerken büyürüz. Kesinliğin olduğu yerde merak biter, merakın bittiği yerde ise ruh durakşar.
Belki de bu yüzden, en derin düşüncelerimiz hep o “ara” zamanlarda gelir: Tam uykuyla uyanıklık arasındaki o ince çizgide, uzun bir yolculuğun geceye çarpan cam kenarında ya da demlenen çayın buharını izlerken… Dünya bizden sürekli bir “taraf” olmamızı, bir “yerde” durmamızı istiyor. Halbuki eşikte durmak, her iki tarafa da bakabilme cesaretidir. Bir ayağın geçmişin tecrübesinde, diğerinin geleceğin bilinmezliğinde olduğu o sarsak ama canlı dengedir.
Sonuçta, ömür dediğimiz şey aslında devasa bir eşikten ibaret değil mi? Doğumla ölüm arasındaki o uzun koridorun, hiç bitmeyecekmiş gibi duran o geçiş hali… Eğer sürekli varacağımız hedefi düşünerek adımlarımızı hızlandırırsak, koridorun duvarlarındaki o eşsiz tabloları ve pencerelerden sızan ışığı kaçırmış oluruz.
Belki de artık varmayı değil, yolda olmayı; kapıyı açmayı değil, kolu çevirirken hissettiğimiz o heyecanı sevmeliyiz. Çünkü hayat, vardığımız o soğuk mermer zeminlerde değil, eşiğin tam üstündeki o titrek nefestedir.
Dil, sadece iletişim kurmaya yarayan bir araç değil; duyguların dünyadaki izdüşümüdür. İnsan ilişkilerini tanımlarken kullandığımız sıfatlar, o ilişkinin derinliğini ve sınırlarını belirler. Günümüzde romantik ilişkilerin temel hitabı haline gelen “Sevgilim” kelimesi, her ne kadar sıcak ve yakın gelse de, “Sevdiğim” ifadesinin taşıdığı varlıksal ağırlığın ve sarsılmaz bağlılığın gerisinde kalmaktadır. Bu yazı, “Sevdiğim” hitabının neden daha derin bir anlam teşkil ettiğini üç temel dayanakla ispatlamayı amaçlar.
“Sevgilim” kelimesindeki “-im” eki, bir sahiplik ve statü bildirir. Bu kelime, toplumsal bir etiketi temsil eder; o kişi artık sizin “sevgilinizdir.” Ancak sahiplik duygusu, beraberinde bir sınırlamayı da getirir.
Buna karşılık “Sevdiğim” ifadesi, bir statüden ziyade bir eylemi ve seçimi temsil eder. Burada önemli olan o kişinin size ait olması değil, sizin onu sevme eylemini bizzat gerçekleştiriyor olmanızdır. “Sevdiğim” dediğinizde, karşı tarafı bir kalıba sokmaz, ona olan duygunuzun altını çizersiniz. Bu, karşıdaki kişiyi özgür bırakan ama ona olan bağlılığı her an tazeleyen bir hitaptır.
“Sevgili” kavramı, genellikle bir dönemi ve ilişki biçimini kapsar. İlişki bittiğinde “sevgili” sıfatı da hükmünü yitirir. Oysa “Sevdiğim” sıfatı zamanın ötesindedir. Bir insan artık hayatınızda olmayabilir, ilişkiniz kopmuş olabilir; ancak o kişi hala sizin “sevdiğiniz” olmaya devam edebilir.
Sevgilim: Aktif bir sosyal sözleşmeyi ifade eder.
Sevdiğim: Kalbin değişmez gerçeğini ifade eder.
“Sevdiğim” kelimesi, sevginin sadece güzel günlere veya resmi bir beraberliğe bağlı olmadığını, kişinin ruhunda kalıcı bir yer edindiğini kanıtlar.
“Sevgilim” kelimesi daha çok dış dünyaya bir ilandır; “Biz bir çiftiz” demenin kısa yoludur. Fakat “Sevdiğim” demek, bir iç döküştür. Bu ifade, sevginin tüm sorumluluğunu üzerine alan bir öznenin itirafıdır. “Onu seviyorum ve o benim sevdiğimdir” demek, karşı taraftan bir karşılık beklemeden, sevginin ham haliyle kabul edilmesidir. Bu yönüyle “Sevdiğim”, “Sevgilim”den çok daha şiirsel, ham ve samimidir.
“Sevgilim” kelimesi güncel ve sosyal bir tanımlama iken; “Sevdiğim” kelimesi zamansız ve ruhsaldır. Birincisi bir unvan, ikincisi ise bir hakikattir. “Sevdiğim” hitabı, muhatabını bir sıfata hapsetmek yerine, onu sevginin merkezi haline getirir. Bu yüzden “Sevdiğim” demek, birine verilebilecek en büyük payedir; çünkü bu ifade, o kişinin varlığının sizin sevme kapasitenizle mühürlendiğini gösterir.
Oğuzhan ÖCAL